28 Ocak 2012 Cumartesi

Issız Ada & 3 Değer

Klasik ıssız adaya düşme ve yanina 3 şey alma sorunsalini düşünelim. Yanliz bu sefer alınabileceklerin meta olmasina izin verilmedigini, sadece değerler almamiza izin verildigini düşünelim.

Hayatta kalmak icin hangi degerleri alirdiniz? Tabi hayatta kaldiktan sonra mutlu olmak gereksinimini de unutmadan ...

İçerik mi yoksa tasarim mi?

Bir secim yapalim. Oyle ki içerik ve tasarimin yanlizca bir tanesini secmemize izin verilen bir durumu dusleyelim. Mesela adaya düşmüşüz de yanimiza sadece bir tanesini alabiliyormuşuz gibi. Hangisini alirdiniz?

27 Nisan 2011 Çarşamba

Babam ve seçimlerim

Babanın, annenin, sevdiklerinin, hatta ne kadar inanılmaz olsa da kendinin bile bir gün öleceğini hep bildin. Telaş yapmadın bu yüzden, hem de bir an bile hiç. Daha uzak, ve işte bu yüzden daha kabullenilebilir, uzak-muğlak zaman diliminde olup bitecek her şey, daha zamanları gelmeden düşünülmemelidir degil mi? Yadsımayan ve sakin bu çocuk sensin işte.  

Kadim döngü sana diğerlerine olduğundan farklı davranmayacak olsa bile kaçınılmaz son geldiginde, geleceğe ait imgelerin ikindi güneşinde yıkanan bir portakal bahçesindeyse eğer, ne kadar kötü olabilir ki geleceğin? Büyük dramların ortasına düşmeyeceğinden emin, acısız olmasa da "adaletli" olacağına inandığın kaderin, ve bu güçle yaptığın tüm kolektif seçimlerinle barışık sen. 

Bir an düşünürsen ....

Bayıldığın keyifleri ıskalamayacak, paylaşıldıkça çoğalacak orta halli zenginlikleri çok küçükken seçmiştin. Ona baktığında hafif hüzün duyacak kadar sevmen gereken ruh ve beden eşini seçmen de aynı zamanlara rast geliyor olmalı. Herkesin mini gelin-damat olarak boy göstereceği fabrikasyon 23 nisan törenlerinde ortalıgı ayaga kaldırıp kot ceketli rozetli kovboy olmayı seçen yine sensin. O dönemde tek seçmediğin farklı olmayı seçmediğin. Doğallıkla, basitçe, çocuk gibi öylesin. 

Babanın kitaplarını okumak, ansiklopedilerdeki deneyleri gerçekleştirmek için bahçeden topladığın otları cezvede kaynatmak, bir türlü uçuramadığın sıcak hava balonuna harcadığın saatler, org çalmak, fırt dergisini okumak, technotronic'le rap yapmak, unchain my heart dinlemek, o zamanlar ismini bilmedigin aerosmith parçasını her gün delicesine arayıp bulamamak ve kendi isteklerini her zaman en son öncelikli yaptığın gece dualarıysa tutkuyla, bilincle, zevkle seçtiklerin. 

Seçimlerine devam ediyorsun aynı inançla. Gerçekleştirdiklerin yeni yeni seçimler yaratıyorken gelecekle ilgili daha da cesaretlenmen şaşırtmıyor seni. Cömertçe paylaştırırken imgelerini sevdiklerinle portakal bahcende, 70 üstü yaş, huzurlu ve sevgi dolu bir yaşlılık düşüyor anne babana aynı portakal bahçesinde. Hep istedikleri gibi karış karış gezerken beyaz saclarıyla Akçay'da, Ayvalık'ta. Kışları İstanbul'da, fenerbahçe'deki beyaz saclı arkadaşlarıyla.

İşte bu yüzden ağlaman, güzel bir yaz akşamında güneş batmadan, ilk duyduğunda o berbat tümör haberini. Bunu seçmiş miydin? 

Onlar yola çıktıklarında İstanbul'a doğru, sen en çok o gece ağlayacağını biliyordun, bir elinde garip bir paspasla temizlemeye çalışırken tozlanmış evini. 

İstatistikler yalan söylemezler, senin için bile. Oysa söyledikleri o kadar inanılmazdı ki, reddederken aklına gelen tek şey istatistiklerin senin için bile farklı olamayacağıydı. Reddediş ve kabullenişi ilk defa aynı anda yaşadın. Eğer o akşam bunu fark etmeseydin daha savaşçı olurdun. Ama bunu fark ettiğine göre seçilmiş olma hissi, evrensel kayırılma düşüncesinin engin sakinliği artık seninle değildi. Baban ölebilir ve sen hiç bir şey yapamazsın. Baban portakal bahçenden hak ettiği payı hiç bir zaman alamayabilir ve sen yine hiç bir şey yapamazsın.

Hayatın çıplak gerçeği uzak-muğlak zamanda hapsedilemez. Ve bir şey daha ... Aynı anda kaç şeye üzülebilirsin? Babanın yavaşça ölüyor olmasına, babanı kaybediyor olduğun için kendine, tüm yükü sırtlanan annen adına, son anlara kadar hiç bir şeyden haberi olmayacak kardeşin adına, en sonunda da sırası henüz gelmemiş paramparça portakal bahçesine. Zaman hiç birini atlamayacak, sırasıyla göreceksin.

Günler tepeden aşağıya koşan vahşi atlar misali.

Ona hiç bir şey anlatmadın, onu neyin beklediğiyle ilgili. Son sözler konuşulmadan bilindi. Hüzne izin vermedin. Konuşma yeteneğini kaybettiğinde bile korkutmamak için sesinde hep umudu barındırdın. Başında yüksek sesle kuran okuyup, kelime-i şehadet getirenlere kinini kustun. İstedin ki hiç bir şey bilmesin, hiç bir şeyin farkına varamadan, ilk defa bu kadar yakına gelmiş uzak-muğlak zamanın içinde bir an önce kendisini bekleyene koşsun. 

Neyse ki onu ne kadar çok sevdiğini sürekli tekrar ettin.Hem geçmişte hem de sona yakınken.  Son zamanlarında fotoğraflarını çektin alenen. Ne yaptığını anladı, ama sana öfkelenmedi bile. Son karelerinde kış ikindisinin güneşinde düşünceliydi. 

İstanbul'a dönek zorunda olduğun günden 3 gün sonra uçakla acil olarak geri geldiniz. O gün kollarında acılar içerisinde, aniden gelen son enerjisiyle sürekli ayağa kalkarak, evin içerisinde odaları senin kollarına yığılarak dolaşıyordu. Gözlerinin önünde ölmek işte buydu. O kadar belliydi ki evde kalsaydınız eğer omuz omuza birlikte son bir geceniz daha olacaktı.Ama sen bunlara dayanamazsın ki ...

112 geldikten sonra bir gece on dört gece oldu. Beş veya altı gece daha yanındaydın.Acı hissetmez hale geldiğini gördün. Her gün geçirilen zaman son günlerinde yoğun bakım odasında 10 dakikaya düştü. Ama size gülümseyebildi, sevincini gördün o 10 dakikalar içerisinde siz yanında olduğunuzda.

En fazla bir kaç gece daha acıyla yüz yüze gelemediğin için belki acısını arttırdın. Yılbaşı gecesi ölürken yanında sevdiklerinden ne sen, ne annen, ne de kardeşin vardı. Telefon sabah çaldığında haberi zaten biliyordun. Nöbetçi doktor sabaha karşı öldü, sizi rahatsız etmek istemedik yılbaşı gecesi sabah aradık dedi. O kadar hak etmiştin ki bunu, iyi yapmışsınız zaten yapılacak bir şey yoktu dedin, sen doktoru rahatlattın.

Babanla vedalaşmadın. Son anında yanında olamadın. Ama o sana kızmadı, sen kendi suçluluğunla ezilirken.

Çünkü zamanı geldiğinde sen de kızmayacaksın Tanrı'nın dileğiyle

4 Şubat 2011 Cuma

Gayri Safi Kişisel Hasıla üzerine

Ben aslında konuşmayı tercih ederim. 
Yazmak başka türlü bir şey. Ne kadar yeteneğim var, daha da önemlisi yazmaya gerçekten ihtiyacım var mı bilmiyorum. Sadece son günlerde ben bir şeyler yazmalıyım fikri filizlendi. 

Her gün facebook, twitter, youtube, bloglarda binlerce içerik okuyup hiç üretmemek ayıp geliyor ayrıca. Sevdiğim bu dönemin ruhuna aykırı düşmek istemem. 

Gayri safi kişisel hasılamda 29 yılda birikenler, doğru/yanlıs, iyi/kötü hayattan ne anladıysam yazacağım. Konu sınırlaması şimdilik yok çünkü anlatmaya değer tek bir fikir, düşünce veya alan göremiyorum.

O da ileride olur belki. 


İyi okumalar!